|
19 Ağustos 1938 tarihinde KİLİS’de
doğmuşum. 1950 yılında ilkokulu, 1953 yılında ortaokulu KİLİS’de bitirdim.
Bundan sonra sırasıyla 1956 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesinden, 1958
yılında da Harpokulundan mezun oldum. Top 1958-1 olarak Türk Silahlı
Kuvvetlerindeki gurur veren görevim böylece başlamış oldu. 1960 yılında
Polatlıdaki Topçu ve Füze Okulundan Topçu Teğmeni olarak kıta görevime atandım.
1963 yılında başladığım kıta harp okulu eğitimimini 1965 yılında tamamlayarak
Cumhuriyet Döneminin en genç Kurmay Subayı ünvanıyla görevime başladım. İlk
Kurmay görevimi Yavru vatan KIBRIS’da yaptım. 1971 yılında Silahlı Kuvvetler
Akademisinden Mezun oldum. Birlik ve Karargah görevlerimden sonra,1979 yılında
Roma’da NATO savunma Koleji eğitimi aldım. 1980-1982 yılları arasında Napoli’de
NATO karargahında görev yaptım. 1982-1984 yılları arasında Mekanize Alay
komutanlığında bulundum. 30 Ağustos 1984’te ,Tuğgeneralliğe yükselerek 3 yıl
süre ile Birinci Ordu Hareket Kurmay yar. Başkanlığı ,bir yıl da 2. Zırhlı Tug.
Komutanlığı görevlerinde bulundum. 1988 Ağustosunda Tüm Generalliğe terfi ederek
DUMLU/ERZURUM’da konuşlu 21. Tümen Komutanlığına atandım. Bu görevde 2 sene
kaldım. Bu,aynı zamanda benim 3. şark görevim oldu. 1990-1992 yılları arasında
Harp Akademileri Kurmay Başkanlığında görev süremi tamalayarak 30 Ağustos
1922’de korgeneralliğe yükselerek İZMİT’de konuşlu 15. Kolordu kumandanlığına
atandım. Bu görevde iki sene bulundum; buradan Kara kuvvetleri Eğitim
Komutanlığına atandım. Atandığım bu görevde 3 yıl süre ile görev yaptım. 1995
yılında komutanlığını yaptığım bu kurum büyük bir dönüşüm sağlayarak, Eğitim ve
Doktrin Komutanlığına dönüştü.Bu görev benim için çok anlam ifade eden 3 yıllık
son görev oldu. Bugün EDOK mucizesi olarak bilinen bu dönüşüme değerli
arkadaşlarım ile birlikte imza atma şerefine eriştim.
30 Ağustos 1997 tarihinden geçerli olarak emekliye ayrıldım. Bu benim için bir
emeklilik değil bir görev değişimi oldu. Bir vizyon adamı olarak görevlerimi
sürdürdüğüm silahlı kuvvetlerden, yine bir vizyon adamı kimliğimle milletin
sinesine geçmem böylece başladı. Yakında 20. YY’da son bulacaktı. İşte yeni
görevim başlayacak olan yeni bir dönemin yani üçüncü bin yılın neleri getirip
neleri götüreceğini düşünmek ve araştırmak olarak kendiliğinden ortaya çıktı. O
günden beri düşünüyorum,düşünüyorum …….; yazıyorum,yazıyorum
NİÇİN Düşünüyorum ve yazıyorum?
Tarih yaşanır geçer; Ömür aşınır biter, ama
insanlık denen değer sürer gider. Ömür diye tanımladığımız insan
yaşamı,başlangıcı bitimi ile sınırlı kısa bir zaman süresidir. Ya orada
kalırsınız yada yaşamaya devam edersiniz. Devam edecek olan bu sanal yaşam maddi
yaşamdan daha değerlidir. İşte ben bunun için düşünüyorum ve yazıyorum. Ölünceye
kadar da hep böyle kalacağım. Bugüne kadar ki yaşamımda yalnızdım. Şimdi
başlayan yaşamımda hep sizlerle birlikte olacağım. Sizlerle birlikte daha hızlı
koşmak istiyorum. Biliyorum ki;
Kalan ömrüm sınırlı. Oysa daha yapacağım o kadar çok iş var ki.
Sizler beni ateşlediğiniz sürece ben,
sadece sizler için,şanslı ulusum için,insanlık için bağrında çok şey edindiğim
ve bugünümü borçlu olduğum kahraman silahlı kuvvetlerim için daha çok değer
üretmek,vizyon üretmek ve toplum hizmetine insanlık hizmetine sunmuş emelime
daha da yaklaşmış olacağım. Gelecek bizden bunu bekliyor; ben ise içinizden
yalnızca biriyim.
AİLEM
23 Eylül 1961 tarihinde ilk şark görevimde
bulunurken sevgili eşim Güler Hanımla Erzincan’da evlendim. Bir oğlumuz ve bir
kızımız oldu. Kızım Neslihan ÇEBİ’den Batuhan ve Boğaçhan isimli iki sevgili
torunlarım ailemize katıldı. Temeli 43 yıl önceye dayanan bu sağlam ve sevgi
dolu aile sonsuza kadar yaşayacaktır. Onlar benim bitmeyen enerji ve ilham
kaynağımdır.
İNSANLIĞI NELER BEKLİYOR?
Acaba küreselcilik insanlığı mutlu bir
eşiğe mi başlayacak yoksa karamsarların parmak basmaya çalıştığı gibi karanlık
bir dehlize mi? Gelecek kaçınılmaz bir kader mi olacak yoksa seçeneği bulunan
bir mutluluk otoyolu mu?
Ben bunlara dalmaya çalıştım. Daldıkça daha
derinlere dalmam gerekti. Böylece kendine bir marka çalışma biçimi edindim.
Buna Derin Düşün Derin Gör diye isim koydum. Benimle birlikte sizler de böyle
olmak ister misiniz?
Haydi Öyleyse
İnsanı diğer varlıklardan ayıran iki güçlü
özellik, düşünüp mantığı ile hareket edebilmesi ve çevresine gösterdiği sevgi ve
saygıdır. Zaten sevgi ve saygı yüceliği de birinci özelliğinden yani düşünüp
mantığı ile hareket edebilmesinden kaynaklanır. Birincisi olmazsa ikinciler de
olmaz.
Düşünmek, anlamak, kavramak ve mantık
süzgecinden geçirme de, bakmak ve görmeye benzer. Nasıl ki, bakanın göremediği
gibi; düşünenin de anlayıp kavrayamadığı ve onu mantık süzgecine vurmadığı
hallerdeki durumu da aynıdır. Herkes düşünür ama nadiren bir sebep-sonuç
ilişkisine varabilir. Düşünmek de derin ve sürekli olmadığı takdirde, gözün
üzerinden geçmesi gibi, bir sonuca varamaz. Düşünmek için neyi anlamaya
çalışacağını bilmek gerekir. Her gün sokaklarda eylem görüyoruz, akşam da onları
televizyonlardan tekrar tekrar izlemekteyiz. Bu olaylar hepimizi farklı farklı
düşünmeye sevketmektedir.
(Ve bu olayları değerlendirirken kimimiz
subjektif, kimilerimiz de objektif olabilmekteyiz. Fakat bu değerlendirmede
olaylara neden-sonuç ilişkisi içinde bakmaktaki eksikliğimizden olsa gerek,
gerçek saptamalarda bulunamamaktayız. Yani olayın özüne inememekteyiz. Sonuç
olarak da herkes kendi çapına göre fikir üretmeye başlar.)
Kimileri bu düşünmeyi yanlı olarak başlatır
ve öylece sürdürür. Kimileri yansız olarak anlamaya çalışır, fakat öncesi
hakkında bilgiye sahip olmadığı için derin düşünemez. Kimileri yanlı veya yansız
ve yeterli bilgi birikimi ile düşünebilir; ama onu mantık süzgecinden
geçiremediği için nedenlerini tam olarak anlayamaz ve bu sebepledir ki, sonuca
ulaşamaz. Kimileri dünyanın başka bölgelerindeki benzer olaylara takılır kalır
ve sebep-sonuç ilişkisine ulaşamaz. Kimileri 15-20 hatta 30 yıl öncesinin
mantığı ile ilişki kurarak, geleceği görerek ve bulunulan ortamın bütün
etkileyicilerini dikkate alarak ve bir amaca varmak için düşünebilir. Böyleleri
hata payı az olarak bir sebep-sonuç ilişkisine varabilirler.
İşte düşünür denilen kimseler bunlardır.
Esasında bunlar toplumun süper bilgisayarları ve güvenlik sigortalarıdır.
Bunları böyle anlayan ve kabul eden toplumlar sorunlar yumağının içinde
yaşamazlar. Onların önerilerine kulak verir ve grup çalışmalarını başlatırlar.
Ama bunlara sıradan kimse muamelesi yapan toplumlar sorunları çözmek bir yana,
onları daha karmaşık hale getirip dururlar. Düşünen insanlar gökten zembille
inmezler. Onlar düşüne, düşüne bir seviyeye gelebilirler. Hata ve yanlışlar
yaparlar ama bunlardan ders çıkarmasını bilirler. Adeta düşünme üzerinde doktora
ve mastır yaparlar. Filozof dediğimiz insanlar, işte bu düşünürlerin en zirveye
çıkanlarıdır. Düşünme, önce aile denen yuvada başlar. Çocuk, çevre ile ilişki
kurabildiği andan itibaren kendine göre bir sebep-sonuç kurma ihtiyacı duyar.
Önce; "Bu ne?" diye sorar. Cevap alırsa "Niye, neden?" diye sormaya başlar.
Bunlara da cevap alırsa; ilerdeki süreçte "Neden böyle oldu, şöyle olmaz mıydı?"
diye mantık soruları sormaya yönelir.
Nisan 2004’de ilk iki kitabım yayınlandı.
Bunlar;
Devleşen Orta doğu ve Kabaran iştahlar
Yanıldık Uyandık başardık; Ya Sonrası isimlerini taşıyorlar.
Birinci Kitap başlıyan yeni bir sömürme
özleminin fotoğrafını ortaya koyuyor. İşte kitabın çok kısa bir özeti:
*Devleşen Yeni – Genişletilmiş- Ortadoğu ve
Kabaran İştahlar isimli bu kitapta, sizlere şimdiye kadar hiç tanınmamış bir
emperyal iştahın fotoğraflarını sunmaya çalıştım.
* Yeni Ortadoğu sömürülecek değerler açısından bildiğimiz klasik Ortadoğu
tanımlamasından çok daha geniş boyutlara sahiptir. Bu kitapta devleşmenin kimler
açısından ne kadar istendiğini veya istenmediğini araştırdım.
*Yeni Ortadoğu birdenbire keşfedilmedi. Adım adım dolaşılarak keşfedildi.
Düşünce üretim merkezlerinde masaya yatırıldı. Sonunda varılan sonuçlar
kitaplara yansıtıldı. Brezensky, Büyük Satranç Tahtası; Paul Kennedy, Büyük
Güçlerin Doğuşu ve Batışı ; Samuel Huntigton,Medeniyet Çatışması; Thomas Fredman;
Kazananlar ve Kaybedenler diye yargıladı bu coğrafyayı…
*Afganistan, Bin Ladin’in bir Kurbanı mıydı: yoksa bir büyük kabaran iştahın ilk
avı mıydı?
Afganistan’ı Irak izledi. Acaba sıradakiler
kim?
*Ortadoğu ve onun bir katlayanı olan
Avrasya’nın enerji rezervlerini şu andaki boyutu değil iştahları, evrensel
ahlak anlayışını bile çatlatıyor. Burasını dışlayan hiçbir güç süper güç hayali
peşinden koşamaz. Bu kaynakları işletmek,pazarlamak, petro-dolayları kullanmak
,bunları diğer rüya görenlerden esirgemek öylesine tatlı bir rüya ki!...
* Amerika koca koca okyanuslara egemen; Atlas ,Pasifik, Hint okyanuslarında
yüzer güçleri bayrak dolaştırıyor. Neden hala 5 denize ulaşma hayali peşinde
koşuyor. Neden Karadeniz, Akdeniz, Hazar Denizi, Kızıl Deniz ve Basra körfezi?
*Türkiye ameliyat masasının neresinde ve ne için bekliyor?
*Uyanık olmamızın bizleri zorladığı karanlık bir tünelden geçiyoruz. İrade
kimde? Çözümler nerede?
*İşte, herkes şu soruya cevap arıyor; Neler oluyor?
*Oysa olan açık. Görülmesi gerekeni görmekten kaçınıyoruz.
Saygılarımla
İkinci Kitap ise; geçmiş ama delip te
geçmiş 200 yıllık tarihimizin ibretlerle dolu bir özetini sunuyor sizlere.
Sadece şunu söylesem de yeter; bu fotoğraf sanki yakın geleceğimize tıpa tıp
benziyor.İş de bu kitabın, yani “ Yanıldık, Uyandık,Başardık; ya Sonrası ?
İsimli kitabın kısa özeti:
Dününü bilmeyen ve bugününü anlamayanlar
için yarınlar hep zifiri karanlıktır. Bunun aydınlatanı da tarihtir. Tarhini
kendi yaratanlar,kendi yazanlar zifiri karanlığa giremezler.Ancak kendisi için
yazılan tarihe saldıranlar da asla gün ışığını göremezler. Bir zulmet sürer
gider!...
Toplumlar sadece bu sahte tarih tuzağına
düşmekle kalmazlar. Bazen de kimlik kaybı bahtsızlığına da uğrarlar. Benzemek
birilerine benzemek hastalığına yakalanırlar. Bu yol hem kolay, hem de çarpıcı
görünür. Ama sonu hep hüsranla biter.
*Toplumlar genelde zor yolu (dönüşümü)
sevmez; kolayı varken zor olanı seçmez. Hazır olanı alır,kullanır ve atar.
*Öze harcanan kaynaklar geri döner. Ama şeklen taklitçiliğe harcananlar hep uçar
gider.
Osmanlıların 1790’larda başlayan “büyük
Islahat Rüyası” işte böyle bir büyük yanılgıydı. 100 yıl sonrası geldiğinde
önünde bir mezar belirdi. İşte,o an yanıldığını anladı ve uyanır gibi oldu. ;
ama çok geç bir uyanmaydı bu. Uyananlar da yeterli donanıma sahip değillerdi.
Sonra, bu büyük yanılgı rüya yok oluşuyla
bitti.Bir gerçek uyanış başladı. Hem de hiç beklenmedik bir boyutta!..
Birisi – Lozan’daki İngiliz Hayeti Başkanı
Lord Curzon- bir laf etti. :”Siz burada istediklerinizi aldınız. Unutmayın; biz
bunları fazlasıyla sizden geri alacağız!”
Bu laf; kaybetmeyi hazmedemeyen bir
sömürgecinin bilmeden ağzından çıkan bir hezyan mıydı?
Sanmam; gerçeğini Lord Curzon’un yaşayan
torunlarına sormamız gerekiyor.
Türkiye’nin içten ve dıştan
“dostlarınca!”itilip kakıldığı,çekip çekiştirildiği bir süreçte aklıma geldi. Bu
araştırma kitabını sizler için hazırladım.
Elinizdeki bu kitapta, ibretlerle dolu son
200 yıllık yaşatılmış tarihteki büyük yanılgılarımızı,kayıplarımızı, zaman zaman
ayılmalarımızı,büyük uyanışımızı ve “ sonrasını” gözlerinizin önüne sermek
isterim. Karar elbette okuyanların olacaktır.
Bu yıl içinde çıkacak kitaplarım:
21. Yüzyılın Savaşı
Savaşı mı, barışı mı, yarışı mı tercih
edelim.
Dönüşüm Savaşını veren Dünya!
Yayına Hazırlanmış Kitaplarım
2020-2040 zaman tünelinde Dünya Avrupa ve
Türkiye
Batuhan’la 2100’e adım adım
Faydalı Eşik
Birgün Şafak Sökecek
Olarak planlanmıştır.
Katkılarınıza şimdiden teşekkür ederim.
Bilgi otoyolunda el ele 2100’e doğru
birlikte yürüyelim.
Sevgi ve Saygılarımla
|